16 Haziran 2021 Çarşamba

GÖÇ! NEREYE?


GÖÇ!  NEREYE?

Göç olgusu insanlık tarihi kadar eski. İlk insan toplulukları göç ederek hayatlarını sürdürebilmişler. Kimi zaman yeni beslenme ve av sahaları bulma ihtiyacından, kimi zaman farklı kabilelerle çatışmaların yarattığı yıkımdan kurtulmak için. Afrika boynuzunda 150 bin yıl önce sahneye çıkan insan, deyim yerindeyse hiçbir sabit yerleşik düzene sahip olmadı, binlerce yıl. Avrupa kıtasına, Asya’ya, Avustralya’ya, Bering boğazından Amerika kıtasına yönelik göçler bugünkü dünya insan yerleşimi haritasını oluşturdu. İnsanlığın bu büyük yürüyüşü modern çağda, değişik biçimler ve hedefler dahilinde çeşitlilik kazanarak hızla devam ediyor.

Bu kronik insan hareketliliği sömürgecilik döneminde sömürgeci devletlerin fetih ve talan amaçlı saldırganlığının nedeni ve sonucu olmak üzere devam etti. Sömürgecilikle oluşan sermaye birikimi temelinde 19. yz. da; verili dünya sisteminde belirleyici hale gelen emperyalist-kapitalizm, son 200 yılda göç ivmesini geleneksel nedenler ve onlara eklemlenen yeni nedenlerle artırarak devam ettiriyor.

Kapitalist ilişkilerin geleneksel tarım üretimi üzerinde yarattığı yıkıcı etki, Avrupa’dan başlayarak bütün ülkelerde kırdan şehre doğru zamana yayılan modern zamanların en kapsamlı göçü idi.

İşte bu temelde bugünkü dünya manzarası oluştu. Onlarca yıl doğal zenginlikleri önce sömürgeci sonra emperyalist devletler tarafından talan edilen, savaşlarla kırıma uğratılan, yoksulluğa mahkum edilen Asya, Afrika halkları emperyalist devletlerin surlarına dayanmış durumda. Zengin devletlerin daha derin hendekler kazma, tel örgü çekme, duvarları yükseltme çabaları sonuç vermiyor. Dünyanın yoksulları kendilerinin kanı, canı, yoksulluğu pahasına yaratılan cennetlerin kapılarını, surlarını zorluyor. Nitekim Asya’nın yoksul halkları bir geçiş yolu olarak Anadolu topraklarını kullanıyor.

Ülke tarihi de benzer büyük göçlere sahne olmuş. Büyük Çerkes göçü, Balkan göçü, Ermeni katliamı ve tehciri..vb. Mübadeleler, pogromlar 20. Yüzyılın karakteristikleri. Kaldı ki efsane, bu toprakların egemen nüfusunu oluşturan Türk’lerin de Orta Asya’dan büyük göçlerle bu topraklara geldiğini varsayıyor, daha bin yıl önce. Hegemon devletlerin bölgesel hırsları temelinde fitilini ateşledikleri Suriye savaşı da ülke topraklarına yönelik, kimi rakamlara 3-4 milyon arası insanın göçüne neden oldu.

Türkiye insanı ve Göç

Cumhuriyet tarihi baz alınırsa 1924 yılından başlayarak, ve son yüzyılın kimi tarihi dönemlerine yayılarak hristiyan ve musevi azınlıkların rejim kaynaklı çeşitli provokasyon ve saldırılarla ülke dışına göç ettirildiğine şahit oluyoruz. 60’lı yıllara ve daha sonraki yıllarda başta Almanya olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerine yönelik kitlesel emek göçüne tanığız. Bunun yanında aynı dönem(60-70’li yıllar) köyden şehirlere yönelik kitlesel göç dalgası yaşandı. Kırsaldan şehirlere yönelik göçlerden söz ederken bir başka önemli gelişmeyi de belirtmek zorundayız; Kürt nüfusun önemli bir kısmının kendi bölgelerinden baskı ve tehditler sonucu büyük şehirlere akarak oralarda kendilerine yaşam alanları yarattığını görüyoruz.

Yıkıcı, tahripkar büyük şehir yaşamının da son kırk yılda sahil kasabalarına yönelik göçü kışkırttığını gözlüyoruz. Nispeten çeşitli düzeylerde birikime sahip bir nüfus yoğunluğu özellikle pandeminin de(son birbuçuk yılda) kışkırttığı nedenlerle sahil kasabalarına deyim yerindeyse hücum ediyor. Bu özgün göç dalgasının iktidarların inşaata dayalı ekonomik modeli temelinde, dizginsiz bir şekilde doğanın betonlaşmasına, doğal varlıkların talan edilmesine yol açtığı da bir gerçek.  Bu denetimsiz, izinsiz inşaat furyası sahil kasabalarının yer altı ve yerüstü kaynakları bakımından kapasitelerini de hızla yok ediyor. Bu hızla devam edilirse sahil kasabaları özgün güzellikleri ve yer altı yerüstü kaynakları bakımından birkaç on yıl içinde enkaza dönecek. İktidarların plansız, denetimsiz, rant yaratmaya dayanan ekonomik model tercihleri daha fazla beton, daha fazla çevre kirlenmesi olarak geri dönüyor.

Bu anlamda ekoloji ve çevre mücadeleleri politik mücadelelerdir. Bu anlamda önemlidir ve yaşamsaldır.

İnsan oğlu ve kızının göç yolculuğu varoluşundan beri aralıksız devam ediyor, arkamızda enkaz bırakarak göçüyoruz. Şimdi ki hedef dünya dışı gezegenler.


Özetle insanlığın bu baş döndürücü mobilitesi, bu GÖÇ hali, özellikle son 500 yıldır verili, insanın insanı ezmesi, sömürmesi esasına ve sermayenin kar maksimizasyonuna dayalı savaşla yıkımla ayakta duran kapitalist-emperyalist sistemin sonucudur.

Bu göç dalgalarının aynı saflarda olan ve tahribattan etkilenen/etkilenecek olan halk sınıf ve tabakaları arasında yarattığı kimi çelişkilerin de bu perspektifle değerlendirilmesi  gerekir. Çevre mücadelesi bir avuç egemene karşı yürütülen mücadelenin bir parçasıdır.

Cengizhan Güngör

11 Aralık 2020 Cuma

‘erkek’ GECİKMEDİ, HEMEN SAHNE ALDI!

 


‘erkeklik’ ne kadar ‘iyi’ kategorisinde sınıflandırılırsak sınıflandırılalım-özelliklebu kategoriye mensup erkeklerde-  bir yerlerimizden fışkırıveriyor.

Bir dakika kardeşim ifşa mifşa iyi de, bize sordun mu? Kimi ifşa edebilirsin, neyi ifşa edebilirsin, ne zaman ifşa edebilirsin, ifşa ettin de karşı tarafta yaratacağı sorunları, duygu durumlarını, nelerle karşı karşıya kalabileceklerini hesaba kattın mı, adam karısı çocukları karşısında, işvereni karşısında ne duruma düşecek biliyor musun, adamı işsiz bırakmak mı amacın? Adam flört ediyor, kur yapıyor olamaz mı? Bak adam ne kıymetli adam eserler vermiş, üretiyor. Yetinmiyoruz, hüküm veriyoruz; bu senin yaptığın linçtir. Eline idam ipini almışsın, olur mu?

Kadının sözünü kaptık mı? Kapabildik. Sahneyi kaptık. Ayar veriyoruz. Kadın neler yaşamış onca sene, ne tür travmatik sonuçlar, ne tür ruh halleri yaşamış, umurumuzda mı! Bu saldırganlık işini, kariyerini, insanlarla, partneriyle, çocuklarıyla ilişkilerini nasıl etkilemiş umurumuzda mı! Hem nereden bileceğiz cinsel tasallut karşısında kendini banyoya kilitlemek zorunda kalmanın ne demek olduğunu, nereden bileceğiz telefonumuza birbiri peşi sıra düşen taciz mesajlarının yarattığı etkiyi!

Biz cinsel tasallut karşısında kendimizi banyoya kapatmak zorunda kalmadık ki. Otobüste, işyerinde, orada burada bacaklarımıza, kalçamıza ellenilmedi ki. İşyerinde terfi almanın neleri gerektirdiğini  kadınlar kadar ve onlar gibi deneyimledik mi! Hayır. Ve dolayısıyla bu maruz kalınan saldırganlığı ifşa etmenin ne kadar zor olduğu konusunda en ufak bir fikrimiz yok ki.

Meydanlarda toplanıyorsun, patriarkaya karşı çıkıyorsun, sloganlar, pankartlar, internet sitelerin var. Tamam. Ama bu işi şahsileştirmek de nedir! Adam seni beğenmiş, senden hoşlanmış, bunu da ifade etmiş olamaz mı? Hem bugüne kadar neredeydin?

Bak gördün mü, yayınevleri, meslek örgütleri hemen tutum alıp tavır koydular. Bu koşullarda adam yazamazsa, çizemezse, yontamazsa, film çekemezse ne olacak? Nelerden mahrum kalacağız, düşündün mü?

‘O kadar da değil sen de abarttın mı’ diyorsunuz. Hiç öyle değil. Olsa olsa son günlerde taciz ifşalarına ve kadın isyanına karşı özellikle ve çoğunlukla erkeklerin tepkilerinin perde arkasına sızmış olabilirim, ancak. Erkek histerik bir şekilde kadın tepkilerinin, isyanının bile belirleyicisi olma konumundan taviz vermiyor. Böyle bir ihtimal belirdiğinde erkeklik zaptedilemez hale geliyor. Ve önce inceden inceden, sonra bilindik ayar verme aşamasına geçiliyor.

Sanıyor musunuz ki, bu tepkiler, ‘yahu bu adamların eserleriyle kişiliklerini ayırt etmemiz gerekmez mi’ şeklinde anlamlı olabilecek bir tartışmayı hedefliyor. Ya da bu ifşaatlar adama yeniden kendini sağaltıp dönüştürebilmesine imkan verecek bir açık kapı bırakma düzeyinde kalmalı gibi bir iyi niyet taşıyor. Hayır, erkek erkekliğini yapıyor ve kadınlara sınır çizmeye çalışıyor. Ama boşa çaba! Kadın isyanı ve bilinci artık öyle bir aşamadaki, bu ayar verme, sınır çizme çabaları etki etmiyor.

Görünen o ki ve her gün bunu yeniden ve yeniden deneyimliyoruz ki, ‘erkekliğimizle’ baş etme, ondan özgürleşme çabası daha işin başında ve zor. Belli ki, önce dinlemeyi bilmek, anlamaya çalışmak empati yapma yetisi kazanmak gibi oldukça geri(!) bir noktadan işe başlamak zorundayız, biz erkekler. Erkeklik krizde. Kadın isyanı ve kitleselleşmesi karşısında afallamış durumda. Korunma refleksi gösteriyor, erkekliğin en ilkel biçimleriyle. Bu yol yol değil, kendimize dönmeli ve acilen erkekliğimizi masaya yatırmalıyız. Yoksa başımız belada, emin olun.

9 Aralık 2020 Çarşamba

H. A. TOPTAŞ ve ZAVALLI ‘erkekliğimiz’!



 

Köklü bir geçmişe ve artık kitleselliğe sahip kadın hareketi epeydir, bize, bir çoğumuza ’kadının beyanı esastır’ ilkesini benimsetmişti. Bu yüzden çoksatar yazar Hasan Ali Toptaş’ın seri taciz girişimlerini duyunca ‘acaba mı’ demedim. Nitekim kendisi de kamuya açık bir özür dileğinde bulununca iddiaların doğruluğu anlaşıldı.

Birkaç yıl önce Holywood’da ünlü sanatçıların uğradığı tacizlerin ‘meetoo’ hareketiyle açığa çıkması ve sonraki yıllarda bir çok ünlü yazar, çizer, yapımcı ve oyuncunun da taciz/tecavüz iddialarıyla ifşa edilmesi faili ‘erkek’ olan saldırganlığın boyutlarını göz önüne sererek bu suçun evrenselliğinin karinesi olmuştu. Aslında bu tür taciz/tecavüz/istismar suçlarının görünür hale gelmesinin oldukça eskiye dayanan bir geçmişi var. Hatırlayınız Woody Allen, Micheal Jackson, Pablo Neruda, Bernardo Bertolucci… gibi şahsiyetlerin göbeğinde olduğu benzer suçları, olayları, açılan davaları…

Görünen görünmeyen yüzüyle taciz/tecavüz suçları belli ki devasa bir buzdağı. Kimi ünlü erkeklerin bu saldırganlığın göbeğinde yer almış olması dolayısıyla, onların şahsında, biz bu suçun ‘devenin kulağı bile olamayan’ boyutlarıyla yüzleşiyoruz uzunca bir süredir. Gerisi, maalesef gazetelerin 3. sayfalarında, internet sitelerinin ilgili sayfalarında. Yan komşumuzda, mahallemizde, şehrimizde. Hele bu ‘yalnız ve güzel ülke’de yaşadıklarımız artık saçlarımızı diken diken eden, tüylerimizi ürperten bir aşamaya sıçramış durumda. Gün geçmiyor ki kadına yönelik vahşi bir cinayet/tecavüz, çocuk istismarı vakalarıyla yüzleşmeyelim.

Erkek sultasının/egemenliğinin çağlar boyu aslında bütün verili eşitsiz sistemlerin ortak gerçeği olduğu tarihe adım attığımızda şimdi suratımıza çarpan gerçekliğin oluşturduğu bu korkunç manzara pek de şaşırtıcı görünmüyor. Meğerse ‘erkeklik’ hep böyle imiş. Ve biz, kimi iyi(?) erkekler de tarih boyunca failliğimizi/erkekliğimizi sorgulamayarak, tavır almayarak, tam tersine yeniden ve yeniden üreterek bu sürecin sonraki nesillere aktarılmasının vebalini de boynumuzda taşıyoruz.

Ünlü erkeklerin faili olduğu bu saldırganlığın ortaya çıkardığı bir başka gerçek daha var; iyi de bu ünlülerin yarattığı ve bir çoğu insanlığın kültür hazinesine katkı düzeyinde olan eserleri karşısında ne tutum alacağız? Binbir türlü insanlık hallerini büyük bir duyarlılıkla tasvir etmiş, bu eserleriyle bizi mestetmiş, hayatımızı değiştirmiş, gönül tellerimizi titretmiş bu eserleri artık nereye koyacağız? Kimimiz, bu ‘erkeklik’ suçuyla malül faillerin saldırganlığıyla yüzleşince eserlerine de yabancılaştık, doğrudur. Ama görünen o ki, bu ünlülerin bir çoğu ‘tahtından’ indirilebilmiş değil. Hala çok seyrediliyorlar, çok satıyorlar, çok izleniyorlar. Unutulup giden-üstelik çok da uzun olmayan bir süreçte- işledikleri ‘erkeklik’ suçları oluyor. Eserleri yaratımları değil. Yine sergi salonları, yayınevleri, sinemalar onlara-belki de eskisinden daha fazla- rağbet ediyor. Hatta çoğu yargılanmıyorlar bile, birkaç örnek dışında.

Peki bu erkek/ünlü faillerin eserleriyle cürümlerini birbirinden ayırma basiretini gösterebilir miyiz/göstermeli miyiz? Gerçekten bilmiyorum. Yaşadığımız gerçeklik o ki, tarih, ufak bir not düşüyor, görünmez mürekkeple kariyerlerinin yanına, ama o kadar. Bu da bir şey midir, evet bir şeydir. Peki yeter mi yetmez tabii ki. Bu cürümlerinin yaftalarını onların boyunlarına asanlar kimler; giderek karşı durulamaz boyutlarda bir genişlik ve etkililik kazanan kadın hareketi, belli ki. Bu soru ve soruya verilecek cevap bizi daha uzun bir süre meşgul edeceğe benzer.

Peki biz ‘erkekler’, çağlar boyunca nemalandığımız erkek sultasının sorgulanmasının neresindeyiz? Belli ki daha çook başındayız. Hem de çok. İyi ki kadın hareketi, LGBTİ+ hareketi var, demoklesin kılıcı gibi başımızın üstünde. Peki daha ne kadar onların arkasına sığınabiliriz? Ne zaman ‘bir adım geriye, daha geriye’ yönelmeyi becerebileceğiz? Ne zaman ‘kaybetmeyi göze alıp, erkekliğimizden özgürleşeceğiz? Biz erkeklerin önünde duran soru bu!

Cengizhan Güngör


14 Eylül 2020 Pazartesi

ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK, KANIKSAMA…

"... Kürtleri hariç tutarak konuşacak olursak, çekinerek dile getirebileceğim tahminim o ki, muhalif kitlenin üstelik görece etkili de olabilecek bir kısmı, giderek koyulaşacak diktatörlük altında da pekâlâ yaşayabileceğini seziyor. Ve bu sezgileri geçersiz değil…”

Ümit Kıvanç

Turgut Özal cumhurbaşkanı olduğunda-yaşı müsait olanlar hatırlayacaklardır- bir teğmen ‘alışmayacağız’ temalı bir mektup göndermişti, şahsına. O teğmen sonraki süreçte ‘alışmış mıydı’ bilmiyorum. Takip etmedim. Ancak biliyoruz ki aradan geçen 30/35 yılda bu coğrafyanın halkları olarak neleri gördük, alıştık, kanıksadık.

Akrepten, yılandan korkardım. Ta ki dağın başında bir köye taşınana kadar. Birkaç yıl yatmadan önce yatak çarşaflarını, giymeden önce terlikleri ve ayakkabıları ince bir titizlikle kontrol ettim. Karşılaştım bir çok kez bu mahlukatla, korktum, korkularım arttı. Ne zamana kadar biliyor musunuz? Duvardan kafama bir engerek düşene ve bir akrep sokana kadar. Şimdi artık hiçbir şeyi kontrol ettiğim yok, büyük ölçüde. İdrak ettim ki artık onlarla birlikte yaşamaya alışmak zorundayım ve korkunun ecele faydası yok.

Toplumsal süreçler de benzer şekilde işliyor galiba. Önceleri ‘hadi canım sende’ kayıtsızlığı, sonra ‘yok canım fazla uzun sürmez’ rahatlığı, mücadele, başarısızlık ya da kısmi başarıları kalıcı hale getirememe beceriksizliği ve süreç ilerleyip uzadıkça hayatını bir biçimde sürdürme zorunluluğuyla da birleşen bir kanıksama hali, bir bitkinlik çöküyor toplumun üzerine. Hele siz ve sizin gibi düşünen toplum kesimlerinin dışında bu değişikliği hararetle destekleyen hatırı sayılır yoğunlukta bir kesim varsa, bu kanıksama/alışma hali, intibak etme ve hayatını yeni koşullara göre tanzim etme hali daha da sakınılamaz bir hale geliyor.

Evet “…muhalif kitlenin üstelik görece etkili de olabilecek bir kısmı, giderek koyulaşacak diktatörlük altında da pekâlâ yaşayabileceğini seziyor…” yaşadığımız süreç ancak böyle isabetli bir şekilde tanımlanabilirdi.

Peki bu noktaya muktedirlerin çok güçlü, çok başarılı olmaları, yenilemez olmaları yüzünden mi geldik? Bence hayır, geride bıraktığımız 18 yıl, muhalif kitlelerin ve onların yapılanmalarının zaafları ve genetik problemleriyle de birleşerek yaşanan diyalektik bir süreçti. Gerçi 18 yılın egemenleri arkalarına geçmiş dönemlerin bütün kokuşmuşluklarının yarattığı öfkeyi ve tepkileri alarak güçlü bir toplumsal dalganın üzerine binmişlerdi ancak, yine de muhalif yapılanmaların etkisizliği, zaafları olmasaydı, kimi başarılar yaşansa bile bunları sürdürme ve yaşatma da, kalıcılaştırmada zaafa düşülmeseydi, şimdi başka şeyler konuşuyor olabilirdik.

Şimdi başka bir düzlemdeyiz. Faşist bir koalisyon haline dönüşen ve üstelik küçümsenemeyecek bir seçmen desteğini de-bunca zamandan sonra bile sürdürmeyi başaran- bir iktidarla karşı karşıyayız. Muhalefetin ‘millet ittifakı’ kısmı daha nasıl bir politik zeminde birleştiklerini ne vaad ettiklerini topluma açıklayabilmiş değil. HDP tam saha pres köşeye sıkıştırılmış durumda ve çok ilginçtir, millet ittifakı bileşenleri bu durumdan ‘haz’ alıyormuş gibi. Diğer muhalif kesimler etkisiz. Ve daha da önemlisi muhalif toplum kesimlerinin önemli bir kesimi çaresizlik içerisinde bu koşullara rağmen nasıl hayatını idame ettirebileceğinin derdine düşmüş durumda. Toplumsal kesimlerin anlamlı bir kesimi durumdan rahatsız değil, büyük bir kısmı boğazına kadar sıkıntı içerisinde olsa bile çaresizlik içinde tepkisiz. Ana muhalefet(!) iktidarın kuyruğunda. KANIKSIYORUZ; ALIŞIYORUZ. Doğru mudur bilmem; kurbağayı kaynar suyun içerisine atarsanız zıplar kaçarmış, yok soğuk suya atıp suyu yavaş yavaş kaynama ısısına getirirseniz farkına varmaz, haşlanırmış. Durumumuz biraz böyle değil mi?

Görünen o ki, daha uzunca bir süre, giderek gericileşen ve faşistleşen bu iktidar, varolan milli(!) hassasiyetleri harlandırarak, olmayanları yaratarak Ayasofya’yı Kariye’yi yedekleyerek iktidarını koruyabilecek. Bu son derece tehlikeli ve maceracı dış politikanın maalesef bu coğrafyanın halkları için felaketle sonuçlanması ve bu sürecin önünü kesmesi muhtemel. O koşullarda da nasıl bir iktidar olgusuyla karşı karşıya kalacağımız meçhul.

Söylenenleri karamsarlık, iyimserlik; umut, umutsuzluk kavramları bağlamında tartışmanın bir yararı olmadığını düşünüyorum. Zaten siyaset alanı da bu kavramlarla yapılandırılabilecek bir alan değil, kanımca ihtiyaç GERÇEĞİ saptamak. Gerçek ne kadar isabetle tespit edilebilirse, neler yapılabileceği de ondan sonra açığa kavuşur.

Ümit Kıvanç’ın yazısını(Yanlış Teşhis, Tehlikeli Akrabalık)

GZT: DUVAR okuyunuz.

Cengizhan Güngör

4 Mayıs 2020 Pazartesi

AHMET ŞIK’IN İSTİFASI ve HDP


Cengizhan Güngör

AHMET ŞIK’ın istifasının HDP’nin sorunlarının daha geniş kesimler tarafından tartışılır/izlenir hale gelmiş olması açısından bir önemi var. Yoksa Şık bildiğimiz, tanıdığımız Şık. Yine HDP sürecine kadar ‘tek kişilik’ verdiği demokrasi kavgasına devam edecektir, herhalde. En azından bunun aksini gösteren hiçbir işaret yoktur. Önemli olan da budur. O anlamda isimli isimsiz birçok insan gibi Şık, hala HDP’lidir. Hal böyleyken Şık’ın istifasının ardından özellikle bir kısım HDP’linin verip veriştirmesi 'nankörlükle' suçlaması yersizdir. Şimdi yapılması gereken, HDP açısından, A. Şık istifasından çok önceleri görünür hale gelen temel sorunların masaya yatırılması zorunluluğudur. Önemli olan ve acil olan budur.

Belli ki bu sorunların en önemlisi partinin siyaset üretememesidir, siyaseten tıkanmışlığıdır. Uzunca bir süredir HDP, ‘tepki siyaseti’ sürdürmekte, iktidar alanı tarafından belirlenen gündemin içerisinde çırpınmaktadır. Fiziksel olarak da iktidarın/sistemin belirlediği alanlara sıkışmışlıkta ifadesini bulan bir çıkışsızlık içindedir.  En önemli siyaset alanlarından biri olan meclis, iktidar tarafından adım adım bir kenar süsü haline getirilmiştir ve maalesef HDP’de bu platformda vitrin tamamlayıcısı bir rolden kendini kurtaramamaktadır. Hiçbir sonuç üretmeyen, etki yaratmayan kürsü konuşmaları ve sözüm ona bakanlara yöneltilen ‘sorular’ temelli siyaset tarzı hakim hale gelmiştir.

Denilebilir ki, üzerindeki eşi benzeri görülmedik rejim baskısı, itibarsızlaştırma, tecrit, binlerce -parti yöneticisi ve milletvekillerinden başlayarak- kadronun hapislere doldurulması rejimin istediği sonucu vermiş ve parti bir çıkışsızlığa mahkum edilmiştir. Parti liderliği bu çıkışsızlığı sona erdirecek ve yeniden oyunun kuralları ve gündem belirlemede etkili hale gelinebilecek yolları yaratamamaktadır. Özetle parti yönetimi siyaseti topluma taşıyabilecek kanalları yaratabilmekte ve proaktif bir siyaset tarzı oluşturmakta ciddi bir sıkıntı yaşamaktadır.

Öte yandan kuruluş dönemi ölçeğinde bir pratik anlam ifade etmiş olan ve partinin iç işleyişini belirleyen ‘bileşenler hukuku’; artık bu ölçekte-kitlelere ve demokratik kamuoyuna malolmuş bir partinin- işleyişinin önünde ayak bağı haline geldi. Artık programında ifadesini bulan anlayışa uygun olarak şeffaf, demokratik aşağıdan yukarıya bir parti işleyişinin inşası için harekete geçme, bileşenlerle bu konuda bir demokratik mutabakat oluşturma çabası içine girmek gerekmiyor mu? Oligarşik rejime karşı güçlü bir demokrasi dalgasının ve barış talebinin üzerinde vücut bulmuş bu partinin verili iç işleyişinin yarattığı sorunların üzerine eğilmesinin zamanı geldi geçiyor.

Bu konuda en temel sorumluluk, partinin kuruluş motivasyonunu oluşturan Kürt siyasi hareketinin omuzlarındadır. Bu zorlu ve yeni döneme uygun bir yapısal dönüşüm için, salt HDP'nin esenliği ve güçlendirilmesi için yürütülecek çalışmaya aktif ve ön koşulsuz katılmalıdır.

Bunları söylemek kolay kuşkusuz. Özellikle dünya çapında radikal sağ rejimlerin güçlendiği, aynı ölçekte ciddi bir ekonomik buhranın kapıda olduğu, bölgesel çaptaki savaşlarda ifadesini bulan rekabetin bir dünya savaşı ihtimalini konuşulur hale getirdiği, toplumsal mücadelelerin dibe vurduğu şeklinde genel kabul gören tasvirlerin dillendirildiği koşullarda.

Ama siyaset zaten ‘imkansızı mümkün hale getirme’ çabası değil midir?

Kaldı ki yeni rejimin ittifakının ana unsurlarının siyaseten eriyor olmaları ve ciddi bir krizin içinde olmaları, kendilerini bu tarzda yeniden üretemiyor olmaları demokrasi güçlerinin avantajlarına işaret etmektedir. Eğer demokrasi güçleri başka türlü bir varlık inşa edemezlerse, rejim demokrasiden arta kalan kırıntıları da tasfiye ederek kendisine yeni bir yol açacaktır.

Bu sorunlarda aşama katedilemezse HDP’yi bekleyen; CHP merkezli bir ittifakın peşinden sürüklenme, ‘çözüm süreci’ beklentisi/ham hayali peşinde giderek erime ve ‘bileşenlerine’ ayrışma tehlikesidir.

22 Ocak 2020 Çarşamba

MÜTEVAZI BİR DENEYİM: Datça Kültür Sanat Dayanışması(DKSD)


Hayal ediniz, bir ‘yapılanma’ var; başkanı yok, yöneticileri yok, kalın sınırlarla çerçevelenmiş kurulları yok, disiplin kurulu hiç yok. Bir kaç paragraflık bir ‘temel metin’ dışında programı ve ‘üç toplantıya gelmeyen..’ diye maddeler içeren tüzüğü yok. Seçim yok, oylama yok, üye yok, delege yok, aidat yok.

Hatta tabelasını asacağı, toplanacağı bir mekanı yok. Kah sokakta, kah dost mekanlarda toplantılarını yapıyorlar. Toplantıları isteyen herkese açık, varolduğu kadarıyla kurulları da dahil… İsteyen herkes isterse bir toplantıya katılabiliyor, isterse arzu ettiği kurulun sürekli gönüllü katılımcısı oluyor.

Herhangi bir geliri yok. Etkinlikleri ilkesel olarak parasız. İzleyenlerden kesinlikle ücret talep edilmiyor. Ve hatta etkinlik konuklarına da ilkesel olarak ücret verilmiyor.

Evet böyle bir ‘yapılanma’ var ve kendilerine inisiyatif ya da platform demeyi yeğliyorlar. Sihirli sözcükleri DAYANIŞMA/İMECE ve GÖNÜLLÜLÜK… Dayanışmanın ve gönüllüğün bütün engellerin üstesinden geleceğine, bütün kapıları açacağına inanarak yola çıkmışlar. KOORDİNASYONU sağlayan bir kurulları var, DANIŞTIKLARI Meclisleri. Elini taşın altına koymaya hazır bütün katılımcılara/gönüllülere ve gönüllere açık.

Bu inisiyatif üçüncü yaşının içinde. Şaşırdınız mı? Ve bu ‘inisiyatif’ sadece geçen yıl yüzlerce izleyicinin katıldığı bir festival ve 18 etkinlik düzenledi. Evet DATÇAKÜLTÜR VE SANAT DAYANIŞMASI(DKSD)’den bahsediyorum. Alçak gönüllü ve 25 bin nüfuslu bir küçük ilçenin, kültür sanat dünyasının- daha üçüncü yaşında- vazgeçilmezlerinden biri haline gelen DKSD’den. Şu sıralarda artık geleneksel hale gelen CAN YÜCEL Festivali’nin üçüncüsünün hazırlıkları ile meşguller.

İşte onlara yol gösteren temel metinleri:
“DKSD, Datça’da yaşayan kültür/sanat dünyasından bir grup insanın 2017 Kasım ayında bir araya gelerek oluşturduğu bir platformdur. Bu platformun oluşmasına önayak olan insanlar; büyük bir hızla artan Datça’ya yönelik göçün belirlediği demografik değişimin kültür/sanat alanında yaratmaya başladığı, ‘para kazanmanın’ belirleyici motivasyonunu oluşturduğu ve hızla derinleşeceği anlaşılan tahribata karşı bir tutum almak ve bu akıma karşı kalıcı bir odak yaratmak istiyorlardı.
DKSD gönüllüleri/kurucuları; özgürlükçü, sansürsüz, sermayenin ve iktidarın kültür/sanat dünyasındaki tahakkümüne karşı toplumsal sorumluluklarına vurgu yaparak yola çıktılar. Eleştirel düşünceyi ve sorgulayıcı değerleri ön plana alan dayanışma temelli bu platform, nitelikli sanat ve kültür etkinlikleri organize etmeyi/ desteklemeyi hedefliyordu.

İLKELER
-DKSD hiçbir siyasi örgüt, parti, kamu kurumları ve sermaye gruplarıyla organik bir ilişki içerisinde olmayacaktır.
-DKSD, hiyerarşik, sınırları kalın çizgilerle belirlenmiş geleneksel bir organizasyon yapısına sahip olmayacaktır. Her türlü fikri ve fiziki katılıma, gelişime açık; katılımcı ve özgür bireylerin oluşturduğu bir dayanışma platformudur. Toplantıları ve bütün çalışma grupları katılmak isteyen herkese açıktır.
-DKSD çalışmalarında etnik köken, dil, din, cinsiyet, mezhep ve ırk ayrımcılığını kesinlikle reddeder.
-DKSD etkinliklerine katılım ücretsiz olacaktır. DKSD etkinlik için çağırdığı sanatçı ve konuşmacılara herhangi bir ücret ödemeyecek, bu alanda da Datça halkı, esnafı ve sivil toplum örgütleriyle dayanışmayı esas alacaktır.
- DKSD evrensel kültür/sanat birikiminin bu alandaki yerel potansiyelle karşılıklı etkileşim içerisinde birbirini zenginleştirerek gelişmesinden yanadır. Kültür/sanat alanında varolan yerel birikimin, ‘tüket/kullan/at’ endeksli toplum yaratma çabalarının tehdidi karşısında korunması ve yarınlara taşınması gerektiğine inanır.
-Gerek yurtiçi, gerekse yurtdışı proje bazlı sponsorluk arayışları DKSD’nin temel ilkeleriyle çelişemez. Faaliyetlerinin içeriğine müdahale anlamı taşıyan hiçbir desteği kabul etmez. DKSD gönüllüleri ve yakınları bu proje bazlı desteklerden herhangi bir ücret karşılığı yararlanamaz, çıkar sağlayamaz.

HEDEFLER
-Datça’nın nitelikli bir kültür/sanat kenti olarak gelişmesi için bütün içten çabaları destekler. Çarpık turizm gelişmesinin, doğa tahribatının etkilerine karşı kültürel ve sanatsal barikatlar oluşturur.
-DATÇA’da yaşayan her disiplinden kültür insanı ve sanatçının kendisini toplu ya da bireysel olarak ürünleriyle ifade edebilmeleri için faaliyetler organize eder ve bu yöndeki inisiyatifleri destekler.
-Datça kent merkezi ve köylerinin birer kalıcı kültür/kütüphane/sergi salonları barındıran kültür ve sanat yerleşkelerine kavuşmalarını sağlamak için yürütülen çalışmalara destek olur, teşvik eder ve bu amaçla kamuoyu yaratır.
-Datça’da arkeoloji, etnografya ve çağdaş sanat müzelerinin kurulması için kamuoyu oluşturma çalışmaları sürdürür, varolan çabaları ve inisiyatifleri destekler.
-Datça’da yaşayan kültür/sanat alanındaki bireylerin çalışma grupları temelinde dayanışmalarını sağlamak için çaba harcar.

DKSD YAPILANMASI
-Yılda bir kez DKSD’ye ilgi duyan herkesin kısıtsız katılımıyla oluşan GENEL KATILIMCI TOPLANTISI. Bu oluşum DKSD çalışmalarının yıllık periyodlarda değerlendirildiği, eleştirildiği, stratejik hedeflerin tartışıldığı toplantıdır. Kamuoyuna açık çağrıyla toplanır.
-GENEL KATILIMCI TOPLANTISI kendi içinden gönüllülük esasına bağlı olarak, bir yıl için pratik yaşamı örmek üzere KOORDİNASYON KURULUNU(KK) oluşturur. KKurulu’nun sayı kısıtı yoktur. Asgari ayda bir kez toplanır. Önündeki organizasyonel görevlere bağlı olarak geçici ve kalıcı çalışma grupları kurar.
-Koordinasyon kurulu DKSD çalışmalarını zenginleştirmek, pratiğin boğucu etkisini  yok etmek ve yaratıcı derinliği artırmak üzere alanında uzman kültür insanları, sanatçı ve kanaat önderlerinden oluşan DANIŞMA MECLİSİ oluşturur.
-Kurumsal internet sayfalarını, mail grubunu ve ‘DKSD serbest kürsü’ facebook sayfasını yönlendirir.”

10 Mayıs 2019 Cuma

KENDİMLE SÖYLEŞİ ve HER ŞEY ÇOK GÜZEL OLABİLİR DE, OLMAYABİLİR DE!

*Sen 31 Mart seçimleri gündeme geldiğinde, birkaç ay öncesinden ‘boykot’ demiştin. 31 Mart seçim sonuçları seni yanlışladı. Muhalefet 3 büyük şehir dahil, önemli büyük şehirleri kazanarak umutsuzluk duvarını deldi. Kitleler uzun yıllardır ilk defa tek adam iktidarının da yenilebileceğini deneyimlemiş oldu. Bir özeleştiri ihtiyacı duyuyor musun?
-Boykot fikrini savunurken, muktedirin seçimlere yönelik konuşmalarının-‘kazansalar bile gecikmeden kayyum atarız’…vb-, özellikle HDP’lilere yönelik seri tutuklamaların bende yarattığı olumsuz izlenimlerden ve muhtemel hilelerle seçimleri kendi lehine çevirme ihtimalinden-yaşanmış deneyimlerden yola çıkarak-  hareket ediyordum. Seçimlerin-16 Nisan referandumu, 24 Haziran örneğinden hareketle- Beştepe iktidarının toplumsal rıza devşirme aracı haline geldiğini düşünüyor; bu oyuna bir son vermek için rejime demokratik bir görüntü vermeyi amaçlayan seçimlerin bir figüranı olunmamalı diyordum. Ayrıca muhalif damarın en kitlesel gücü olan CHP’nin Kürtlere, onların ve siyasilerinin üzerindeki baskılara olan kayıtsızlığı da boykot fikrinin diğer bir motivasyonu idi. Şimdi geriye doğru baktığımda üç olguyu öngöremediğimi düşünüyorum.
1.Kürtlerin kayyum atanmış belediyelerini geri almayı bir tutku halinde yaşadıklarını ve buna tutkuyla inandıklarını göremedim. Öyle ya da böyle baskı(hatırlayınız müthiş baskılar vardı) ve hileyle de olsa belediyelerini yine kaybedebileceklerini ve bu durumun da daha büyük bir hayal kırıklığı yaratacağını düşündüm. Ciddi bir öngörüsüzlük. Onca baskıya ve tehdite rağmen Kürtler inanmışlardı.
2.Ülke yurttaşlarının seçimlere verdiği önemi: kısa dönemli-’46’dan beri- bir ‘seçme’ olanakları olsa da bu olguyu  iyice içselleştirdiklerini göremedim. Seçimlere fena halde inanıyorlardı. Ve nitekim katılım, bir önceki seçimlerdeki oranın-%88- altına-%83- düşse de yüksek bir oranda gerçekleşti.
3.Beştepe iktidarının yurttaşların oy verme iradesi üzerindeki etkisini abartmış olduğum da ayrı bir gerçek.

*Bir de ‘fabrika ayarlarına dönmek’ fikrin vardı, dillendirdiğin. Hala aynı kanaatte misin ve nedir bu ‘fabrika ayarları’ dediğin?
-Bu fikir hem boykot tartışmalarının çekiciliğine, hem de benim bu fikri henüz oluşturma aşamasında olduğum gerçeğine kurban gitti ve yeterince tartışılamadı. Bunca zaman sonra da aynı kanaatteyim. ‘Fabrika ayarlarından’ kastım şudur; aslında adı da üzerinde ‘fabrikalara ve üretim alanlarına’ dönmek. Sosyalistlerin birincil görevinin bu yolculuğun araçlarını, yollarını bulmak olduğunu düşünüyorum. Hemen denecektir ki, hem mekansal olarak emekçi semtlerinden kopmuş, hem de ağırlıklı olarak küçük burjuva ve orta alt-sınıflara ait kadrolardan oluşan sosyalist hareket nasıl olacaktır da fabrikalara ve üretim alanlarına dönecektir? Bu boyutuyla soru; hepimizin önünde duran bir sorundur ve ancak ortak akıl üretimiyle çözüm yolları bulunabilir. Bu anlamda sorun benim boyumu aşar. Ancak şunu çok iyi biliyorum; diktatörlük formatında yepyeni bir rejim inşa etme çabaları ancak bu yönelimle sekteye uğratılabilir. Kuşkusuz bu süreç orta/uzun vadeli bir süreçtir.  Zaten yeni rejimi kitle inisiyatifiyle altetme süreci de böyle bir süreçtir. Artık bu sorunu-üretim alanlarından kopukluk- masaya yatırma zamanı gelmedi mi? Ekonomik krizin derinleştiği ve işten çıkarmaların ve akabinde direniş eğilimlerinin arttığı bu zamanda. DEMOKRASİ için üretimden gelen güç önemli. Onlar henüz siyaset sahnesinde yeterince yoklar...

*Bir de ‘Beştepenin gündemi belirlediği bir alana sıkıştık’, ‘seçimlere endeksli bir siyaset izleme tarzından kurtulmalıyız’ demiştin.
-Hala aynı kanıdayım. Ancak 31 Mart seçim sonuçları Beştepe’yi fena halde sarsmış olmalı. Öngöremediği bir şey gerçekleşti. Şimdi öfkeyle yeniden kendisinin belirlediği gündeme dönülmesi için İstanbul’a yüklenecek. Her şart altında döndüğü yer bıraktığı yer olmayacak; İstanbul’u geri alsa bile! 31 Mart sonuçlarıyla ciddi bir yara aldığı çok açık. Bu yaşanılanlar toplumsal rıza üretimi için bir enstrüman olarak kullandığı seçim olgusunun artık pek de tekin olmadığını göstermiş olmalı. 74 yıllık bir seçim geleneği olan ve yurttaşlarının bu seçim olgusunu içselleştirdiği bir ülkede ‘artık seçim meçim yok demek’ açık ki hiç de kolay değil. Ancak seçimleri YSK’da, seçim kurullarında yapılacak değişikliklerle, yasal düzenlemelerle tam denetim altına almak isteyeceklerini  öngörebiliriz. Ancak şurası su kaldırmaz bir biçimde açıktır. İlk fırsatta yerel yönetimler mevzuatında yapılacak yeni düzenlemelerle, eski rejimden nisbi demokratik alanlar olarak tevarüs edilen bu mekanizma oligarşik, tek merkezden yönetilen inşa sürecine uygun hale getirilmeye çalışılacaktır. Nitekim bu amaçla kimi uygulamalar hemen başlatılmış ve yasal düzenlemeler tartışılmaya başlamıştır. Özetle kendi gündemimizi oluşturmalıyız.

*Bu sözlerden ‘her şey çok güzel olmayabilir’ gibi bir anlam çıkardım.
-Kesinlikle, olmayabilir. Kötü ama kuvveti hiçbir şekilde yadsınamayacak bir ihtimaldir. 23 Haziran seçimleri Beştepe için; bir yanıyla devasa bir rant dağıtım kapısının yeniden ele geçirilmesinden belki de daha çok, yaralarını sarma, kendi seçmen potansiyeli ve kadroları üzerinde yeniden hakimiyet kurabilme aracı olarak görülmektedir. Oligarşi bu alana bütün gücüyle yüklenecektir. Daha şimdiden bir seferberlik ilan edilmiştir. Bir kere öncelikli olarak bilince çıkarmamız gereken Beştepe merkezli iktidarın geri dönüş yapma, seçimlerle yumuşak bir geri çekilişe imkan verme gibi bir şansı yoktur. O eşik aşılmıştır. Kılıçdaroğlu’nun yerel yönetimlerle ilgili olarak ilettiği ‘devri sabık yaratmayacağız’ mesajının bir karşılığı yoktur. Ayrıca en kötümser tahminle %35 oranında ciddi bir seçmen desteğine sahipler. UMUDA olduğu kadar GERÇEKÇİ olmaya ihtiyacımız var.

*Yani?
-Muhalif potansiyel korku duvarını aşmıştır, birleşmenin ve dayanışarak kazanmanın tadına varmıştır. Güven kazanmıştır. Bütün eksikliklerine rağmen özellikle CHP tabanında HDP’nin öcü olmaktan çıkma süreci bir ivme kazanmıştır. Bütün muhalif sektörler de seferberlik rüzgarı esmektedir. Bu anlamda ‘her şeyin çok güzel olması’ ihtimali de aynı oranda kuvvetli bir ihtimaldir. Ama unutulmamalıdır ki, ‘düğme’ hala Beştepe’dedir. Bütün devlet kurumları-gizli, açık-, medya, yargı oradan yönetilmektedir.  Kendi kendimize gaz vermeye ihtiyaç yok, çalışmaya ihtiyaç var. Kuşkusuz İstanbul seçimleri kazanılırsa demokrasi yolunda büyük bir mesafe katedilecektir. Çok sinirleneceklerdir ve daha büyük hatalar yapma ve diktatoryal inşa süreçlerini daha özensiz(!) bir şekilde sürdürme durumunda kalacaklardır. Ama belli ki 23 Haziranda iktidar değişmeyecektir.

*İstanbul seçimleri iptal edildiğinde de ‘boykot’ dedin.
-Evet. Bu aleni hukuksuzluğa, gayri ahlakiliğe,…vb-olayın nitelemesinde daha bir çok kötü sıfat sayılabilir- güçlü bir karşılık verilmeliydi, oyunun dışına çıkarak. Çalışmadıkları, alışık olmadıkları, beklemedikleri yerden yüklenerek. Ama bu boykot eylemi en azından CHP ve HDP’nin birlikte uygulaması ile etkili olabilirdi. Parlamentoyu da kapsamalıydı. Olması zayıf bir ihtimaldi. Nitekim gerçekleşmedi. Ve böylece de açığa düştü. Ancak bir nokta önemli, boykot fikriyatı artık beş-altı ay öncesine göre daha kuvvetli ve geniş bir temele oturuyor. Bunu da bir yere kaydetmek gerek. CHP karar alırken en önemli tartışma konusu buydu. Ha keza boykot düşüncesi Akşener’den, T. Kazan’a ve daha bir çok kanaat önderine kadar daha başat tartışma konusu oldu. Seçimin iptali ile birlikte.  

‘SOL’ ASLINDA ÖLÜ MÜ?

  “….Ümit ve sevk kırıcı olan şey ise, solun böyle bir ortamda bu denli güçsüz, biçare ve zavallı halde oluşudur. “…Solun /solcuların konuş...